sustain&play

Londra'nın su projesinde PFAS krizi: Yasal limitin 13 katı

Pilot testlerde arıtılmış sudaki PFOS seviyesi yasal limitin 13 katına çıktı. Projenin maliyeti ve çevresel riskleri tartışılıyor.

Yazan Emre Başaran2 dakikalık okuma
Londra'nın Su Projesinde PFAS Krizi: Yasal Limitin 13 Katı
Görsel: google/gemini-3.1-flash-lite-image ile üretildi

İklim krizi ve artan su ihtiyacı, dünya genelindeki büyük şehirleri alternatif çözümler aramaya itiyor. Bu çözümlerin başında ise atık suların arıtılarak yeniden doğaya veya şehir şebekesine kazandırılması geliyor. Ancak Londra'da planlanan devasa bir su geri kazanım projesi, günümüzün en sinsi çevre sorunlarından biriyle karşı karşıya kaldı: Halk arasında "sonsuz kimyasallar" olarak bilinen PFAS.

Konuyu daha iyi anlamak için öncelikle bu kimyasalların ne olduğuna bakmak gerekiyor. Açılımı per- ve poliflorlu alkil maddeler olan PFAS, doğada ve insan vücudunda neredeyse hiç parçalanmayan sentetik bir kimyasal ailesidir. Su geçirmez giysilerden yapışmaz tavalara, gıda ambalajlarından leke tutmayan kumaşlara kadar günlük hayatımızdaki birçok üründe kullanılan bu maddeler, kanser ve bağışıklık sistemi sorunları gibi ciddi sağlık riskleri taşıyor. Londra'daki krizin merkezinde ise bu ailenin en tehlikeli alt türlerinden biri olan ve sularda bulunma oranı çok sıkı denetlenen PFOS (perflorooktansülfonik asit) yer alıyor.

Thames Water şirketinin Londra'nın güneybatısındaki Teddington'da hayata geçirmeyi planladığı 350 milyon sterlinlik proje, tam da bu noktada çıkmaza girdi. Kuraklık dönemlerinde nehirden su çekip yerine arıtılmış kanalizasyon suyu bırakmayı hedefleyen projenin pilot testlerinde, arıtılmış sudaki PFOS miktarının Birleşik Krallık yasal limitinin yaklaşık 13 katına çıktığı sızdırılan belgelerle anlaşıldı. Yüzey suları için litre başına 0,65 nanogram olan yasal sınır, testlerde 6,3 ile 8,7 nanogram arasında ölçüldü. Üstelik sorun sadece bu kimyasallarla sınırlı kalmadı; nehir ekosistemine ciddi zarar verebilecek yüksek oranda demir birikimi de tespit edildi.

Bu kriz, standart atık su arıtma tesislerinin PFAS gibi inatçı molekülleri filtrelemekte tamamen yetersiz kaldığını açıkça ortaya koyuyor. Şirket içi raporlara göre, bu kimyasalları yasal sınırlar içinde tutabilmek çok zorlayıcı bir işlem. Suyu temizleyebilmek için aktif karbon filtrelerinin çok daha sık değiştirilmesi gerekecek ve bu teknik zorunluluk, projenin maliyetini 500 milyon sterline kadar çıkarabilecek. İngiltere Çevre Ajansı'nın 2019'da benzer bir projeyi çevresel riskler nedeniyle reddettiği düşünülürse, sızan bu son verilerin ardından projeye izin verilip verilmeyeceği büyük bir tartışma konusu.

Yaşanan bu durum, Türkiye gibi su stresi çeken ve su geri kazanım projelerine hız veren ülkeler için de çok net bir uyarı niteliği taşıyor. Türkiye'de "Su Verimliliği Seferberliği" kapsamında atık suların sanayi ve tarımda yeniden kullanılmasına yönelik önemli adımlar atılıyor. Ancak ülkemizde PFAS deşarj limitleri, henüz Avrupa Birliği standartlarındaki katı yasal çerçeveye tam olarak oturmuş değil. 2026 yılı, Türkiye'nin içme sularında nanogram düzeyinde hassas PFAS denetimlerine başlaması beklenen kritik bir dönemeç olarak görülüyor.

Sonuç olarak Londra'daki bu vaka, dünya genelinde su kıtlığıyla mücadele ederken karşımıza çıkan temel bir çelişkiyi özetliyor: Şehirlerimizin su ihtiyacını karşılarken, mevcut kaynaklarımızı kanserojen kimyasallarla zehirlemekten nasıl kaçınacağız? Klasik arıtma yöntemlerinin yetersiz kaldığı bu noktada, ileri arıtma teknolojilerinin hem ekonomik olarak sürdürülebilir olması hem de çevre sağlığını garanti altına alması, geleceğin en büyük mühendislik ve yönetim sınavlarından biri olmaya devam edecek.

Bu içerik yapay zeka araçlarının desteğiyle hazırlanmış, yayına alınmadan önce editör tarafından kontrol edilmiştir.

İlgili içerikler